İsviçre, uzun yıllar boyunca uluslararası alanda tarafsızlık, refah ve insan haklarıyla özdeşleştirilen “örnek ülke” olarak sunuldu. Resmî tarih anlatısı, ülkeyi büyük toplumsal travmalardan uzak, düzenli ve insancıl bir devlet olarak konumlandırdı. Ancak bu idealize edilmiş imajın ardında, özellikle yoksul ve kırılgan topluluklara yönelik sistematik devlet uygulamaları yer aldı. Bu yazı, İsviçre’de uygulanan Verdingkinder sistemini ele alarak, sessizlik, travma ve resmî inkârın nasıl üretildiğini tartışmaktadır.
20 Şubat 2025'ten 1 Mart 2026'ya kadar Bern Tarih Müzesi, «Mutluluktan Unutulanlar: Bern ve İsviçre'de Zorunlu Koruma Önlemleri» başlıklı sergiyi düzenledi. Verdingkinder sistemi, 19. yüzyıl ortalarından 1960’lı yıllara kadar İsviçre’de yaygın biçimde uygulandı. Yoksul ailelerin, bekâr annelerin ve “toplumsal düzene aykırı” kabul edilen grupların çocukları, belediyeler, kiliseler ve sosyal makamlar tarafından zorla ailelerinden alındı. Bu çocuklar çoğunlukla çiftliklere, varlıklı ailelere ya da kapalı kurumlara yerleştirildi; ücretsiz ya da düşük ücretli iş gücü olarak kullanıldı. Tanıklar ve belgeler, bu çocukların fiziksel şiddete, psikolojik baskıya, eğitimden mahrum bırakılmaya ve bazı vakalarda cinsel istismara maruz kaldığını ortaya koymaktadır. Özellikle Yenish, Manouche ve Sinti gibi göçebe topluluklar doğrudan hedef alınmış; 1926–1973 yılları arasında yürütülen “Kinder der Landstrasse” programıyla çocuklar sistematik biçimde ailelerinden koparılmıştır.
İsviçre’nin dünyaya sunduğu “masum” imajın kültürel simgelerinden biri Heidi’dir. Roman, yoksul bir çocuğun “daha iyi bir yaşam” gerekçesiyle ailesinden koparılmasını konu eder. Ancak zorla alınma sorgulanmaz; devlet, kurumlar ve sistematik şiddet görünmezdir.
İsviçre devleti, Verdingkinder sisteminin yol açtığı ağır insan hakları ihlallerini onlarca yıl görmezden geldi. Ancak 2013 yılında mağdurlardan resmî olarak özür dilendi. 2025’te ise bu uygulamaların insanlığa karşı suç kapsamına girebileceği kabul edildi.Sonuç: Verdingkinder sistemi, devletlerin “çocuğu koruma” söylemi altında aileleri parçalayabildiğini göstermektedir. Ulusal imajlar çoğu zaman bastırılmış travmalar üzerine inşa edilir. Bu travmalarla yüzleşmek adalet ve toplumsal iyileşme için zorunludur.